28.07.2016 | Cem Sorguç

Modernizm, mekan ve teknoloji üzerinden 100 yıldır yazılıp konuşuluyor. Toplumsal yansımaları ve etkileri de daha çok “batı modernizmi” merkezli bir coğrafi angajmanla tarif edilegeldi. Mimarlık ve bununla bağlantılı alanlarda yapma halinin, erkin, ortaya koyulduğu kültürün tezahürünün konuşulması ise geç dönemine, “sonrası” dönemine denk geliyor. Gerek yapısal gerekse de kuramsal olarak 1980’lerden itibaren modernizm kendisi ile kavgasını gene şematik düzeyde tarifler oluşturdu.

Aslında epey bir süredir modernizmin rasyonel akıl güdüsü halı altında kalmış bağlamlar dahilinde başka kurgulara, tartışmalara imkan tanımakta.

Bienaller panayırdan, ulusal sergilerden yıllar içerisinde evrildi ve mimarlık bienalleri bir süredir gösteri ve lansmanın dışına çıktı. Halen bu tavrı sürdüren ülkeler ve işler olmuyor değil, fakat ilgi çektiği şüphe götürür. Mesela bu sene Danimarka Pavyonu tam da böyle ulusal portfolyo halindeydi. 2012 tarihinde Chipperfield’in küratörlüğü altındaki Venedik Mimarlık Bienali, değişimin izini hissettirse de zeminin kayganlığı ile arada kalmışlık hali taşıyordu. 2014 Koolhaas bienali ise mimarlığın sınırlarını esnetti ama gene mimarlık içerisinden mimarlık konuşmaya devam etti.

“Modernite kültürüne özgü kimi yapısal unutkanlık biçimleri vardır” der Paul Connerton. Aravena’nın cepheden bildirme olarak ortaya attığı, geniş bir kavram ama kastı belli. Modernizmin postundan çok, etiyle ilgili. Yayılmacılığı ve yerleşikliği ile yere ait unutkanlığın tozunu silkelemeye gayret ediyor. Doğu-batı, kuzey-güney dağılımı dahilinde modern merkezin oluşturduğu alışkanlıkları sorguluyor. Mimari üzerinden kültürel amnezi ile uğraşıyor.

Modernin zamanı tartışılır. Üsluplaşmaya dönük reddi mirası tartışılmaz. Aravena gelişme süreci ve bugün ortada olan günceli ile modernin partikülleri etrafında mimarinin, şehrin ve sosyolojik ilişkilerin kaybedilmiş ve/veya vasata indirgenmiş, üretim alışkanlıkları, kendinden mülhem ekonomisi ile ikame mekanizmasının devrini eleştiriyor.

Endüstrileşmenin etkileri ile bunun hızlandırdığı ulus devletlerin oluşumu ve dünya savaşları akabinde ortaya çıkan yapısal üretim ihtiyaçları modernist mimari üretimin palazlanmasına sebep oldu. Lakin belirip yayıldığı eksenler bugün dünyanın geri kalanı için yeterli bir terminolojiye sahip değil. Aravena tam da bu noktada ajitatör bir rol üstleniyor. Direkt cevaplardan çok, kurcalamayı yeğliyor. Neticede Aravena da dahil alemin büyük kısmı, modernin çocukları.

Kapitalizmin doğasında olan hareket etme mecburiyeti nedeniyle mutenalaştırma, dönüştürme ya da periferide yeni alanlar oluşturma ile şehirlerin sürekli yapısallaşması malum. Ülkeler arası mecburi göçler, mağduriyetler ile merkezlere doğru hareket etme veya merkez değiştirme trajik bir çelişkiye işaret ediyor. Değişen mekanlar, kayan coğrafyalar/kültürler dahil temel barınma sorunu bugün farklı çözümlere, önlemlere ihtiyaç duyuyor. Kırsal ve kent arasındaki sınırların iyiden iyiye eridiği, hem çok merkezli yapı hem de teknolojinin sınıfsız ve sınırsız kullanımı nedeniyle ekonominin, siyasetin, savaşın kendi organizmasını yarattığı içinde bulunduğumuz zamanlarda fiziki mekanların, bağlamsal mekan kurgularının tarifi güçleşmeye başladı. Aravena ve 15. Venedik Mimarlık Bienali kapsamında en dikkat çekici kanallardan biri yerleşiklik, birbirine bağlı kurgular ve devamlılığın pamuk ipliği ilişkileri, kopmaya meyyal muğlak mesnetler. Yer değiştirmeler veya ihtimaller. Tam da cephe hali.

Dünya bütününde modernin sonuçlarının evrenselleştiği bir dönem dahilinde mecburi göçlerin ve katı muhafazakarlığın modernin sınırlarıyla, içinde ya da dışında kalan ile tarif edilmesi mümkün değil. Aravena gerek sosyal gerekse de yapısal örgütlenme biçimleri dahilinde modern üzerinden bunun doğasına bakmayı da teklif ediyor. Düzenli ya da kavranabilir bir gelişime sahipmiş gibi görünen tarihin süreksizliğine de.

Alejandro Aravena Şilili bir mimar. Sadece Şili’yi değil, Güney Amerika bölgesinin mimari yaklaşımını ve kendine dair oluşturmaya çalıştığı hareketi de izliyoruz. Ülkesi ve benzeri yapıdaki diğer ülkelerin kısıtları üzerinden şehir-yapı, yoğunluk, mağduriyet meselelerini sorgularken önemli bir fark ortaya koyarak bu meselelerin çözülmesi veya daha da keskinleşmemesi gayesi ile ileriye dönük senaryolar üretiyor. Kaynak kıtlığı, arazi rantları ve var olan yapısal alanların kullanım/program dengesizliği, ekonomik eşitsizlikler ve bunun barınma ile ilişkisi dünyanın hepimizin bildiği çoğunluk coğrafyalarında daha da trajik hale gelen bir sorun olarak hızla büyüyor. Nüfusun ve kaynakların dengesiz kullanımı bu kaynakların paylaşımını ciddi oranda etkilemekte. “Mimarlar kendilerini sanatsal özgürlük adı altında bağlam dışı bıraktı” diyen Aravena, mimarinin bağlamını genişletiyor.

Bildik dünyanın eleştirisine açık bir şekilde, mimarlığının yanı sıra bir enerji şirketinde CEO olan Aravena’nın bu gibi sorunlara niyeti ölçüsünde cevaplar bulmaya çalışması ve en azından bugün önerdiği yöntemler dikkate değer. Şehirlere göçün durmayacağını ve ekonomik darlaşmaya uğrasa da devam edeceğini yüksek oranda tahmin ediyoruz. Bunu bir önceki Venedik Mimarlık Bienali küratörü Koolhaas da söylüyordu Aravena da yıllardır söylüyor. Bu noktada şehirlerin kurgusu ile ilgili ilk modernist kuramları, önerileri ve olasılıkları aklımıza getirirsek ve bunları sayılarla, kaynaklarla bir arada düşünürsek durumun yıllar öncesinden tahmin edilemediğini, senaryoların bugün sadece kısmi cevaplar verebileceğini görürüz. Bienal kapsamında açıkça gördüğümüz katılımcılığın birçok rolü ve faktörü başka bir tahayyülün işaretini, umudunu veriyor. Aravena, Angelini İnovasyon Merkezi’ni anlatırken bahsettiği arkaik, ilkel bir sağduyunun devamını getiriyor.

Bu tür geniş katılımlı uluslararası sergilerde ana temaya yaslanan, yanından geçenler olduğu gibi temas etmeye yeltenmeyen pavyonların da olması mümkün. Aravena’nın ortaya koyduğu temayı baz alarak gerek modernliğin gerekse de dünyasının içerisine başka bir retorik ile sızmaya çalışan, çıkmazlara körükle giden, provokatif tavırlar en kayda değerleri.

“Harikulade mimarlık”, “şahane cephe” vs. gibi yorumlardan daha çok konuşacağımız durumların zamanı geliyor. Şahane, gıcır malzemenin de. Malzemenin ne olduğundan çok nasıl oluştuğu ve nelere sebep olduğu gene Aravena’nın yapıların malzemelerinden değil fikirlerden kurulduğunun yansıması olarak moderniteye özgü yapısal unutkanlık biçimleri ile bu Bienalde ortaya seriliyor.

Bienalin Arsenale bölgesine girdiğinizde sizi tavandan sarkan binlerce hurda panel karkası karşılıyor. Bunlar geçen senenin Venedik Sanat Bienal’inde kullanılan duvarların/bölücülerin çıkmaları. Bu karkaslar ile kullanılan alçı panelleri de alışılmadık şekilde yatay parçalar halinde üst üste istiflenmiş halde bölücü duvar olarak kullanıyor.

Aravena konvansiyonel üretimin, piyasa kabullerinin idealize edilmiş romantik mimari edimle suni bir şekilde ayrıldığı bugün, bir üçüncü yol olarak güney-kuzey, doğu-batı ekseninde çözümlerini doğrudan, etkileşimsiz kurmaya çalışıyor. Aslında tarihsel ve ekonomi-politik yön tanımlarını da atıl konumda bırakmaya çalışan, çok merkezli, merkezsiz eylemin yeniden tariflenmesine müsait rizomatik bir kompozisyon bienalin tümüne geniş bir açı ile bakınca ortaya çıkıyor. Merkez ve çeper sınırları ne kadar muğlaklaştı ise coğrafi sınırlar da göçler ve müdahalelerle benzeri bir tanımsızlığa evrilmekte. Britanya’nın AB’den ayrılma isteği, devletler arası sınır kontrol ve karşılıklı koz anlaşmaları, sağcı hükümetlerin ve lobilerin günden güne palazlanması, batı karşıtı gerilla devletleri, uluslararası çok kimlikli terör eylemleri modernizmi ortaya koyan nüvelerin, sürecinin, merkezleşmenin, kültürel amnezinin, sosyal yapının tezahürü. Nerden baksak yaşama dair ve mekansal bir kavga var. Bunun gayet farkında bir küratör de konuyu iki oda, bir salon terminolojisine sıkıştırmıyor. Alejandro Aravena 15. Venedik Mimarlık Bienali vesilesiye romantizm ile mimarlık arasına sanal bir duvar çekiyor.

Giardini’deki ülke pavyonlarını ve Arsenale’deki ülke sergilerini tek tek anmak bu mecra dahilinde pek mümkün değil. Buraya kadar ana sergi ve tema üzerinde durmaya çalışmış olup, kısa vadede münakaşa ama uzun vadede fayda içerecek kıymetli bir tartışma platformu oluşturan Türkiye Pavyonu üzerine bir iki laf da bu yazı dahilinde yer almış olsun.

Sap ile samanı birbirinden aynı yerde ayırma taraftarıyım. Birine iyiyi, birine kötüyü atfetmek değil. Mecazi. Bu yüzden aynı yerde. Aslında sac ayağı kurgusu daha doğru olabilir.

1-Gereçler ıskartaya çıktığında gerekçe olur. Kullanım ve değişim değerleri üzerinden fetiş nesnesi tarifi yapan Agamben “Kullanılamayan şey, kullanılamadığından gösteri olarak sergilenmeye ya da tüketime bırakılır. Bu durum dünyevileştirmenin imkansız hale geldiği anlamına gelir” der ve ilave eder: “Eğer dünyevileştirmek kutsal alanından çıkan bir şeyi ortak kullanım alanına iade etmekse, kapitalist din en uç aşamada kesinlikle ve mutlak olarak dünyevileştirilemeyeni hedefler.” Anlaşıldığı üzere dünyevileştirilemeyip fetişleştirilenin, kullanılmayanın, kullanılamayanın, mekansal ve nesnesel ilişkisinden yer ve biçim değiştirerek kullanılıyormuş, dünyevileşiyormuş algısı yaratması.

2-Bir nesne ve hikaye olarak Darzana çok iyi bir kurgu ve sunum. İncelikli, zekice bir proje ve ortaya koyuş. Bekleneceği gibi de harikulade bir mekan kullanımı. Fakat üzerindeki söz kalabalığı ve her şeyi gerekçelendirme gayesi aslında sakin ve sisli sularda sus pus geziyor izlenimi veren Darzana’yı hırpalıyor.

3-Darzana’ya kadar genel bir kesit dahilinde Aravena’nın derdi ve ortaya koyduğu üzerinden yazmaya çalıştığım, görebildiğim herhangi bir kesişim ile Darzana’yı aynı cümlede geçirmeye gayret ediyorum ama beceremiyorum. Aravena, dün ile devam edemeyiz, romantizm bir süre uzak dursun derken Darzana, bu toprakların gayet haz ettiği geçmiş hikayelerin romantizmini bugüne devşirme, bundan yeni bir şey çıkarmaya çalışma kabiliyetini bir kez daha deniyor.

Aslında mesele belki de üç kefeli terazi olmamasından.

Bu makale XXI Dergisinin 2016 Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.