16.03.2018 | Doğan Hasol

İstanbul AKM’nin yapımına Belediye’ce İstanbul Opera Binası projesi adı altında başlanmıştı. Bu iş için Fransız mimar Auguste Perret’den öneriler alınmış, sonra da Rüknettin Güney ve Feridun Kip’in ortak projesine göre inşaata başlanmıştı. Perret’nin arsayı bile görmediği biliniyor.

Opera binasının temeli 29 Mayıs 1946’da atıldı; binanın, fethin 500. yıldönümüne yetiştirilmesi hedefleniyordu. Olmadı… Belediye’nin gücü yetmeyince, ağır aksak yürüyen iş on yıl sonra, Haziran 1956’da Bayındırlık Bakanlığı’na devredildi. Bu arada bir karar değişikliği daha oldu: Binanın bir opera binası değil, daha farklı etkinliklere olanak vermek üzere bir “Kültür Sitesi”ne dönüştürülmesi isteniyordu. Bu amaçla Bakanlıkça bir büro kurulacak ve başına Hayati Tabanlıoğlu getirilecekti. Tabanlıoğlu, İTÜ’yü bitirdikten sonra doktorasını tiyatro yapıları üzerine Almanya’da tamamlamış bir mimardı.

Büronun resmi adı “İstanbul Opera İnşaatı Müstakil Proje ve Kontrol Fen Heyeti” idi. Büroya verilen görev, “mevcut betonarme karkas da değerlendirilerek, sanat ve kültür aktivitesine imkân sağlayacak bir kompleksi programlamak, planlamak ve gerçekleştirmek”ti (1).

Opera’dan, kültür sitesine dönüşecek binanın projelerinin, yeni işlevlere ve günün anlayışına göre tümüyle yeniden ele alınması gerekiyordu. Öyle de yapıldı.

Eski anlayışa göre, localarla çevrili atnalı biçiminde tasarlanmış olan, ancak tiyatro sanatı ve modern sahne tekniğiyle bağdaşmayan, üstelik formu nedeniyle akustik sorunlar yaratan ana salonun biçimi değiştirildi. Genel alanlara göre çok küçük tutulmuş olan salon, olanaklar elverdiği ölçüde büyütüldü, localardan vazgeçildi.

Üç seyirci balkonu vardı, fakat balkon yükseklikleri yetersizdi; ayrıca, parterin bazı yerlerinden ve 3’üncü balkondan sahne görünmüyordu. En üstteki balkon kaldırıldı. Salon, dram, Şekspir sahnesi, müzikli tiyatro, büyük ve küçük opera, operet, korolu büyük konser ve kongrelere elverişli şekilde, 1448 seyirci alacak şekilde düzenlendi; o yılların en ileri teknolojik olanaklarıyla donatıldı.

Ön cephede bina genişliğince merdivenler tasarlanmıştı. Şık hanımların, tıpkı Batı’nın klasik opera binalarında olduğu gibi, gösterişli giysilerinin uzun eteklerini arkalarında sürükleyerek binaya girecekleri düşünülmüştü. Yola kadar inen bu dev boyutlu merdivenlerden vazgeçildi ve binanın önünde insanların rahatça bekleyebilecekleri bir alan yaratıldı.

Teknik bakımdan sahne bloğunun yükseltilmesi zorunluluğu vardı. Belediye bu yükselmeye karşı çıkıyordu. Eski projede seyirci bölümü üzerinde bulunan 3.80 m. yüksekliğindeki işlevsiz fener bölümü kaldırıldı. Denizden çizilen siluetler sayesinde sahne kulesi için Belediye ikna edildi. O tarihlerde Taksim’e henüz gökdelenlerin dikilmemiş olduğunu hemen belirtelim.

Ana salonun dışında 500 kişilik bir oda müziği konser salonu, bir stüdyo sahne (Küçük Tiyatro) 260 kişilik bir çocuk sineması, 288 kişilik bir restoran ve bir sanat galerisi düzenlendi ve böylece aynı anda toplam 4000 kişiye hitap edebilen, çeşitli sanat ve kültür etkinliklerinin yer alacağı bir kültür sitesi gerçekleştirilmiş oldu. (Eski proje toplam 2705 izleyici kapasiteliydi).

Binaya günün mimarlık anlayışına uygun daha çağdaş bir görünüm verilmesi gerekiyordu. Ana cephenin, açılmakta olan bir sahne perdesini simgeleyen alüminyum tülü tasarlandı ve günün sınırlı teknik ve maddi olanakları sonuna kadar zorlanarak uygulandı. Sonuçta, döneminin mimarisini doğru yansıtan, çağının ruhuna ve diline uygun bir bina çıktı ortaya.

Bazı kişilerin, yapılmadığına hayıflandığı ve “Tam bir Avrupa projesiydi” diye övdüğü eski projenin önerdiği cephe, Avrupa’da totaliter rejimlerin kol gezdiği yılların beslediği mimari akıma dayalı yoz örneklerden biriydi. Aslında, her zaman övgüyle andığımız Rüknettin Güney mimarlığına da ters düşen anlayışta bir projeydi.

O proje uygulanmış olsaydı belki de bizdeki İkinci Ulusalcı Mimarlık akımının son örneği olurdu. Ve biz bugün yine, mimari zafiyetine karşın o binanın da korunmasını, yıkılmamasını isterdik. O günleri yansıttığı, belleklerimize yerleştiği ve o günler hakkında bize geçmişten izlenimler aktardığı için… Ve koruma bilinciyle…

Opera binası böylece, başlangıçtan 23 yıl sonra, Nisan 1969’da bitirilebildi ve İstanbul Kültür Sarayı adıyla açıldı.

Bina açılmıştı, ama kullanım sürecinde sahibi belli değildi. Binaya sahip çıkma konusunda Devlet Operası ile Devlet Tiyatrosu arasında büyük bir çekişme başlamıştı. Hayati Tabanlıoğlu, bu çekişmeden duyduğu rahatsızlığı, sıkıntıları dile getirirken “bunlar günün birinde binayı yakacaklar” diyordu.

Sonunda Tabanlıoğlu’nun dediği, ne yazık ki gerçek oldu. 27 Kasım 1970 akşamı Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oynanırken sahnede yangın çıktı. Sahne ile salon arasındaki koruyucu yangın perdesini indirmek kimsenin aklına gelmediği için de bina tümüyle yandı. Yangında can kaybı da, yaralanma da olmadı. Seyirciler, doğru tasarım sayesinde salonu ve binayı paniğe kapılmadan kolayca terk edebilmişlerdi.

Ülkemizde âdet olduğu üzere, her şey olup bittikten, felaket geldikten sonra sıra yine sorumlu aramaya gelmişti. Tabanlıoğlu, öngörüsünde haklıydı ama bu yetmiyordu. Opera ve Tiyatro’nun genel müdürleri Aydın Gün ve Cüneyt Gökçer ile birlikte Hayati Tabanlıoğlu da sanık sandalyesine oturtuldu. Sonuçta beraat etti, tortu olarak üzüntüsü kaldı.

Kültür Sarayı yine Hayati Tabanlıoğlu’nun yönetiminde ikinci kez inşa edildi. Projeler kısmen değiştirilerek sadeleştirildi; yapım bu kez daha kısa sürdü. 6 Ekim 1978 günü açılan binanın adı İstanbul Atatürk Kültür Merkezi olarak değişti (2).

İlk açılışa kadar çalışan büroda yapılan işler, sıradan ve küçümsenecek türden işler değildi. Ben 1958 yazında o büroda öğrenci stajı yapmış sonra da, orada çalışan mimarlarla ilişkimi hep sürdürmüştüm. Hayati Tabanlıoğlu’nun yanısıra kimler yer almıştı o ekipte? Anımsadığım değerli mimarları anmak isterim: Harika Söylemezoğlu, İlhan Tayman, Şekip Enarun, Mesadet Adaş, Yusuf Ergüleç, Gültekin Şallı, Güntekin Aydoğan, Orhan Akyürek, Tacettin Onur, Necdet Ertugan, Yıldız Sey, Ergun Köknar ve yerli, yabancı pek çok seçkin danışman… Hepsini saygı ve sevgiyle analım.

Yıllar sonra binanın doğal ki, elden geçirilmesi ve yeni teknolojilerle donatılması gerekiyordu… Yıkılması değil. Koruma Kurulu’nca, korunması gerekli bir yapı olarak tescil edildiği için zaten yıkılamazdı.

Son zamanlarda, korunması gereken birçok yapı, arsasına tamah edilerek büyük bir hoyratlıkla yıkılıyor. Amaç, yerlerine daha yüksek rant sağlayacak, daha yoğun yapılar yapmak. Bulunan yıkma gerekçesi ise çok basit: “Çirkin”lik… Kaç kez yazdım: Kime, neye göre çirkin? Biz mimarlıkta binaları “çirkin” ya da “güzel” gibi subjektif yargılarla değerlendirmiyoruz.

 

Notlar:

Yazı, “Herkes Her Şeyi Biliyor” başlıklı yazımdan özetlenmiştir. http://www.doganhasol.net/herkes-her-seyi-biliyor.html

1.Mimarlık dergisi, 1965/1

2.Bkz. http://www.doganhasol.net/Articles/hayati-tabanlioglunu-anarken_10625.html