28.02.2021 | Çağla Akyürek

“Dünyayı Kadınlar Değiştirecek.” Sevdiğim ve inandığım bu slogandan hareketle bu sayıda güçlü bir kadın mimarımızla gerçekleştirdik çelik yapı sohbetlerimizi. Çağla Akyürek, eğitim hayatını Ankara’da tamamlamış bir mimarımız. TED Ankara Koleji sonrasında mimarlık eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamlıyor ve üniversite birincisi olarak mezun oluyor. Sonrasında Amerika’ya gidip Ball State Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyor. Türkiye’ye dönüp kendisi gibi mimar olan babasının ofisinde ilk tasarımlarına başlıyor. Ardından İstanbul’a yerleşip kurucu ortak olduğu Akyürek Elmas Mimarlık’ta devam ediyor çalışmalarına. Şimdi de kendi adına açtığı “Çağla Akyürek Mimarlık’ta” tüm deneyimleriyle yoluna devam ediyor. 27 yıllık mimarlık kariyerinde 250’den fazla projede yer almış

Çağla Akyürek’in bu deneyimle çelik yapılar alanına da söyleyecek epeyce sözü olmalıydı, biz sorduk o anlattı…

Türkiye’deki mimarlık lisans eğitiminin ardından Amerika’da yüksek lisansa gittiğinizi biliyoruz. Çelik yapılarla tanışmanız orada mı olmuştur?

Çağla Akyürek: Amerika’da yüksek lisansımı yaparken çok değişik alanlarla tanıştım. Öncelikle şunu anlatmak isterim, Gazi Üniversitesi’nde çok tatlı bir hocamız vardı, proje derslerinde bazı cümleleri söylememiz yasaktı. Yani mesela tasarıma bakıp “Yavrum bunu neden yaptın?” diye sorardı, “Hocam, canım istedi”, “gözüm aradı” gibi cümleleri söylersen direkt atılıyordun sınıftan. Her yaptığımız çizimin bir nedeni olmak zorundaydı, sadece estetik için bir tasarım yapmamızı istemiyorlardı.

Öyle bir ekolden geldim ben, mutlaka her yaptığınızın bir nedeni, bir fonksiyonu olmak zorundaydı. Amerika’ya gittim, mimarlık bölüm başkanının asistanı oldum, arada bir lisans programının jürilerine girmeye başladım. Aynı bizdeki gibi jüride bir öğrenci çıkıp projesini anlatıyor, bir yerinde soruyorlar “Neden burayı böyle yaptın?” Çocuk da “Canım istedi” diyor.

Ben içimden “Eyvah! kalacak bu dersten” derken, “Tabii, neden olmasın” diyorlar.

Yani orada aslında tasarım ufuklarının ne kadar geniş olduğunu, ne kadar özgür bırakıldıklarını fark ettim. Bizdeki kadar baskı da iyi değil, belki bu kadar genişlik de iyi değil ama biz mimarları bir parça rahat bırakmak gerekiyor işte. Bizler sadece maliyet değil, yapının birçok yönünü düşünüyoruz. Estetik kaygılarımız da var, hızlı bitirme ise amaç o var, işvereni bütçe olarak çok yormamak var, mimarların özgür bırakılmasına çok ihtiyaç var.

Bizim okulumuz Şikago’ya çok yakındı. Aldığım bir derste, hocamızla derste çevremizdeki yapıları, binaları geziyorduk.

Kitaplarda gördüğümüz yapıları orada bire bir görme imkanım oldu. İlk orada gördüm çelik yapıları, yüksek yapıları, çok geniş açıklıkları çelikle geçebilmek etkiledi beni ilk önce.

Şöyle bir yanlış anlaşılma var Türkiye’de. Betonarme ile daha esnek yapılar, daha rahat formlar yapabilecekmişiz gibi düşünülüyor. Çelikte ise birlikte çalıştığınız firmalar belirli ölçüleri, kesitleri kullanmaya zorluyorlar. Sıkışıp kalmışsın gibi durum var. Halbuki hiç öyle değil. Aslında çelik sana bütün o özgürlüğü tanıyor. Açıklık olsun, form olsun, bir takım eğrisel hareketler olsun, yani betonarmenin sağlayamadığı esnekliği aslında çelik sağlıyor. Fakat o sırada bütçe, maliyeler devreye girince bir çekişme başlıyor. Oysa onlar da hesaplanabilir ve hangi malzeme ile en yüksek verimi alabileceğiniz belirlenebilir.

Türkiye’ye dönünce ilk çelik yapı deneyiminiz nasıl oldu?

Çağla Akyürek: Türkiye’ye gelince babamın mimarlık bürosunda çalışmaya başladım. O zaman Türkiye’de mimarlık ofislerinde bilgisayar sistemi yoktu. AutoCAD henüz bilinmiyordu. İşin komik tarafı 100 sene öncesinden değil, 25 sene öncesinde bahsediyoruz. Amerika’da microstation adında bir çizim programı öğrenmiştim, onu getirdim babamların ofisine, bilgisayar sistemini kurdum. Yavaş yavaş bilgisayarla tasarımlara başladık. İlk çelikle tanışmam Denimvillage projemizdir.

2000’li yılların başında, Tekirdağ’da bir tekstil fabrikası. Orada çelik yapmamızın başlıca nedeni ortaklardan bir tanesi Amerikalıydı ve çelik malzemeye çok yakındı. Yapının çok hızlı bitmesini ve hemen üretime başlamayı istiyorlardı. Biz de en hızlı çelik olur dedik. Amerikalı ortak çok sıcak baktı, bildikleri bir şeydi ve hemen kabul edildi. Benim ilk çelik yapının içinde olmam bu proje ile olmuştur. Tam istedikleri gibi inanılmaz hızlı bitti bina ve işveren hemen üretime geçebildi.

Ekip de size hızlı destek vermiş sanırım, gerek statik ofis, gerek imalat ve montaj…

Çağla Akyürek: Buradaki ekibimiz çok iyiydi. Erdemli proje, Metin Erdemli her zaman sever çeliği, mekanik ekip de çok destekliyordu. Zaten biz belirlemiştik ekibi, o zaman çok hızlı ilerledik.

Çelik tasarımında zorlanma yaşadınız mı? Genelde mimari ofisler çelik projelerin detaylarında sıkıntı yaşadıklarını söylerler, sizde nasıl gelişti süreç? Belki buradan hareketle halen daha mimarlarımız için çelik yapı detayları sorunlu mudur?

Çağla Akyürek: Şimdi şöyle bir şey olabilir düşüncelerinde, bazı bina vardır hakikaten o detayların tamamen bitmiş olması gerekiyor, fakat buradaki amaç gerçekten çok hızlı üretime geçmekti, yani o kadar da takılmadık, tabii ki estetik kaygılarımız vardı ama hiç zorlanmadık. Hani bir hastane projesi olur da oradaki detaylar daha farklı olabilir ama burası tamamen bir fabrika olduğu için takır takır lego gibi yapıldı ve bitti. Bundan sonrasında da bir dönem hep fabrikalar yaptık, santraller hatırlıyorum onlar da tamamen çelik olarak yapıldı. Çok sanayi yapısı yaptığımız için orada çok kullandık çeliği ama çoğunlukla betonarme kolon üzerine çelik şeklinde oldu.

Hangi tür yapı olursa olsun biliyoruz ki çelik yapılar Türkiye’de gelişmiş ülkelere kıyasla oldukça geri kalmış bir seviyede. En çok endüstri yapılarında ama konutta neredeyse yok gibi. Ve bu geri kalmışlığın her mimara göre değişen nedenleri var. Sizce neden nedir?

Çağla Akyürek: İlk akla gelen geleneksel bir yapımız var ve böyle saplanıp kalmışız betonarme ile çözümlemeye. Demin bahsettiğim gibi betonarmenin daha elastik olduğu düşüncesi hakim. Çelik malzeme tanınmıyor, pahalı olduğu düşünülüyor. Önyargılar var bu konuda. Ama bu düşünce hızla değişmekte.
Avrupa’da ya da gelişmiş ülkelerde siz bir proje yapmak üzere yola çıktığınız zaman onun konusu, programı, bütçesi, süresi, bunların hepsi bellidir. Daha inşaata başlanmadan önce bütün analizler yapılır. Ne kadar bütçem var, nasıl bir bina yapacağım, ihtiyaçlar belli, sürpriz çok az, dolayısıyla mühendis, mimar oturup ben bu binayı betonarme yaparsam ne kadara çıkar, çelik yaparsam ne kadara çıkar, betonarme çelik karma yaparsam ne kadara çıkar, bu üç tipin maliyetleri de bellidir. İşveren de bunu bilir. Bir de bunun üzerine süreyi koyduğunuz zaman, ki o bence şu anda, bu yüzyılda en kıymetli olanıdır, bunları mukayese ettiklerinde tabii ki yolları çeliğe bağlanıyor. Çelik birden bire aslında pahalı değil ucuz hale geliyor. Ama bizde hiç bu planlamalar olmadan, şu kadarla başlayalım diye yola çıkıp sonra da hep iki misline bittiği zaman, ekipteki her birim işverenle sıkıntılar yaşıyor, birden çelik daha gerilere itiliyor. Hep önyargılar var çelik için, “Pahalıdır.” Halbuki değil, ekonomisi çözülür, hızlıdır, istersen detayını da çözersin, maliyeti de kontrol altına alabilirsin.

Maliyet kadar çelik yapılarda korozyon ve yangın konusu da çok fazla dile getirilir sanki çözümü olmazmışcasına, diğer yapı malzemelerinde böylesi bir sorun kendiliğinden yokmuşçasına. Siz nasıl bakarsınız bu konuya?

Çağla Akyürek: Bahane bulma diyelim. Bakın yanan binalara, çelik mi hepsi? Değil, hep betonarme.

Çelik yapıyı ortaya çıkartan bileşenler temel olarak mimar, mühendis, imalatçı ve malzeme üretenler diyebiliriz. Türkiye’de bu alanda ürün ya da hizmet üreten kuruluşları tanır mısınız? Neler yaptıklarını takip edebiliyor musunuz? Bir işe başlarken bu grup oyuncuları ile ilgili iyi bir destek alabileceğinizi düşünür müsünüz, sizlerin tasarımına karşılık verebiliyor mu bu kuruluşlar?

Çağla Akyürek: Çelikçileri açıkçası tanımıyorum, ihtiyacımız olduğunda haberim oluyor. Biraz da bu alanlarda topu biraz statik ofislere atıyoruz, onlara bırakıyoruz. Nasıl olsa onun vardır, o daha iyi bilir, tanır diye birlikte çalıştığım statik mühendislere danışıyorum.

Belki sizlerin projelerinde yaşanmamış ancak kimi zaman mimar çelik tasarımını savunamaz hale geliyor böyle olunca. Mimar donanımlı olmadığında birçok nedenle çelik yapı tasarımlarında değişimler olabiliyor hatta yapıların çelik olmasından vazgeçiliyor. Çelik yapılar gelişecekse mimara çok görev düşüyor, demir gibi, çelik gibi mimarlarımız olması gerekiyor, sizce de öyle değil mi?

Çağla Akyürek: Öyle bir durum olmadı ama olsaydı biraz harcanırdık herhalde. Çelik kullanarak yapacağımız bir projede, statik mühendisim kullanacağımız kesitleri belirler, hiç sorgulayamam. Birlikte çalışacağımız çelik firması da kontrolü ele alabilir. Kendi istediği, üretiminde sık kullandığı kesitleri kullanmamız için bizi yönlendiriyor olabilir.

Bizim çelik yapmak isteyip de değişime uğrayan bir projemiz olmadı. Çünkü biz işverenle en başından masaya oturup birlikte çalışırız. İşverenle ortak kararlar alırız, onun için de çok radikal değişiklikler olmadı projelerimizin ilerleyen safhalarında.

Bunun için bizlerin de kendimizi yetiştirmemiz lazım. Şimdi dönüp bakalım kendimize, biz de mimarlar olarak çeliği çok iyi tanımıyoruz. Çelik tasarımımızda ısrarcı olabilmek için biraz bilgi sahibi olmamız, malzemeyi tanımamız lazım. Yaptığınızda daha ucuz da olur, detayını da çözerim, yangına dayanıklı hale de getiririm diyerek çelik projemizin arkasında durabilmemiz lazım. Bu noktada bence mimarlar olarak biz de özeleştirimizi yapalım.

Bu kuruluşları tanımadığınızı söylediniz ve bu tanışıklığın olması elbette ülkede çelik yapılar adına önemli bir gelişme olur. Tanışıklığın başlaması için ne söylemek istersiniz sektörün kuruluşlarına, ne önerirsiniz sizlerle buluşabilmeleri için?

Çağla Akyürek: Etkinlikler düzenleyip mimarları biraz daha ilgi alanlarına alabilirler mesela. Sadece inşaat mühendislerine değil, mimarlara yaklaşabilirler. İstanbul Serbest Mimarlar Derneği üyesiyim birlikte toplantılar düzenleyebiliriz. Sürekli olarak birtakım firmalar bizleri arayıp görüşme talep ediyor, buna yetişmek mümkün değil elbette, biz de dernek olarak senede iki kere bu amaçla toplantılar yapıyoruz. Bu toplantılarda 25 firma, 25 mimari ofis ile görüşme şansı buluyor. Birbirimizi çok daha iyi tanıma imkanı bulmaya başladık. Mimarlar olarak bu karşılıklı toplantılardan çok şey öğreniyoruz. Firmalar da bizim görüşlerimizi, ne tür projeler yaptığımızı öğreniyor. Onların ürün ya da hizmetlerini yakından öğreniyoruz, sorularımıza yanıt buluyoruz. Çelik sektörü firmaları buralara girebilir, mimari çevrelerle buluşmanın yollarını arayabilir.

Bizlere seminerler düzenleyebilirler, orada hem kendilerini tanıtır, hem belki kesitini anlatır ya da farklı detaylarla bizleri tanıştırır, aydınlatır.

İnteraktif bir ortamdan bahsediyorsunuz diye anlıyorum. 19 yıldır dernek olarak Yapısal Çelik Günleri düzenliyoruz bu amaçla ama sizin söylediğiniz biraz daha karşılıklı bir ortam sanırım.

Çağla Akyürek: Bu tür toplantılar da önemli, bire bir ilişki yeniden kurgulanmalı. Çelik sektörünün oyuncularıyla mimarları bir araya gelmeli. Sadece mimarlara yönelik çalışmalar yapabilirsiniz, çünkü hakikaten herkesin zamanı değerli, toplantı içerikleri başka alanlarda ise mimarın ilgisini çekmek de zor elbette. Eğer bu yapılabilirse ben eminim ki çoğu mimari ofis ilgilenecektir. Çelik projelerin detayları tartışılsın, uygulanmış çelik projeleri görelim, detaylarını öğrenelim, bunun kesinlikle işe yarayacağını düşünüyorum.

Çok sorundan bahsettik, biraz da gelişmeleri değerlendirelim dilerseniz. Her ne kadar yeterli düzeyde olmasa da epeyce bir çelik yapı yapıldı Türkiye’de de. Nasıl buluyorsunuz bu yapılanları?

Çağla Akyürek: Kimi örneklerini kaba buluyorum ve hatta çok gizlenmiş, örtülmüş yapılar gibi. Bakınca çelik olup olmadığını ben de anlamıyorum. Halbuki kaba da olsa kaba saba kalsın, çeliği görelim isterim. O malzemeyi o haliyle sevelim biz, gösterelim malzemeyi, çeliği.

Son olarak ileriye yönelik nasıl bir gelişme beklersiniz çelik yapılar alanında? Türkiye’de nasıl gelişmeler yakalanır, Dünya’da nelere gider?

Çağla Akyürek: Hemen ilk aklıma gelen demin konuştuğumuz gibi konutta hiç kullanılmıyor dedik, o alana girebilir çelik.

Daha hızlı, daha iyi olabilir çünkü çok fazla konut projeleri yapılıyor, halen de devam ediyor, nereye kadar gidecektir bilemiyorum ama sadece İzmir, İstanbul, Ankara diye büyük şehirlerimizden bakmıyorum ben. Konut denince çok yüksek katlı yapılar diye de bakmıyorum. Nasıl tarımı canlandıralım diğer illerimizde, projeler üretelim diyoruz, bizler de yanına çelikten konut projeleri yapalım. Üç, dört büyükşehirde değil, diğer illerimizde yenilikler peşine düşelim. Oralar için çelik yapı projeleri geliştirelim, bunun için AR-GE çalışmaları yapalım, çeliği bu alanlara sokalım. Bir parça perspektiflerimizi başka yönlere kaydıralım bu büyük şehirlerden, farklı alanlara da tasarım üretelim. Oralarda çelik yapılara ihtiyaç var, yok saymayalım. Farklı şehirlerde farklı konularla düşünelim.

Bir de gelişme derken uç noktalara doğru olmamalı, başa dönmemiz lazım bir parça. Daha sadeye dönme zamanıdır. Detayları da daha aza indirmeye çalışmalıyız diye hissediyorum. Yaşam tarzlarımızda da bunu düşünüyorum. Dünyada Bugün gelinen noktada daha az malzeme, daha az eşya ile yaşama zorunluluğuna doğru gidiyoruz.

Sürdürülebilirlik sorunu var, alanlarımız yetmiyor. Daha görkemli, daha geniş, büyük binalara gitmek yerine. Başka açılara odaklanalım. Yurt dışında yapılan binalarda da çelik en üst seviyelerde, mesela Calatrava yapıları, çeliğin nerelere gideceği, neler yapılabileceği belli. Gelişen teknolojilerle daha da gidecektir çünkü yeni nesil teknolojinin içine doğdu ve onlar bu alanları daha da uç noktalara götürecek ama eninde sonunda daha ufak ölçeklere yönlenmemiz gerektiğine inanıyorum. Bunu daha fazla önemsiyorum ben.

Mutlaka AR GE çalışmaları yapılmalı, bunlar için bütçe ayrılmalıdır. Pek çok alanda olduğu gibi mimaride de doğaya dönmemiz, mikro ölçeklere inmemiz, sadeleşme yolunda yürümemiz gerektiğine inanıyorum.