02.07.2015 |

Son zamanlarda üniversitelerimiz, yabancı dille öğretime yönelmiş bulunuyorlar. Pek çok üniversitemizde öğretim dili artık İngilizce’dir. Devlet üniversiteleri ile vakıf üniversiteleri, öğretimi İngilizce olarak verme konusunda yarıştalar. Üniversitelerin Türkçeyi bir yana iterek yabancı bir dilde öğretim yapmaları Türkçenin yoksullaşmasına, giderek yozlaşmasına yol açacak tehlikeli bir gidişin habercisi sayılmalıdır. Ayrıca, dilin zenginleşmesinde üniversitelerin yadsınamaz bir yeri vardır. Yabancı kökenli sözcüklerin, terimlerin yerine yenilerinin bulunması, uluslararası alandaki yeni buluşlara, yeni bilimsel ve teknik kavramlara Türkçe karşılıklar üretilmesi üniversitelerin önemli ödevlerinden biri olmalıdır.

İstanbul Teknik Üniversitesi de, 2000 yılına doğru, derslerin belli bir yüzdesinin İngilizce okutulmasına karar verdi. Gerekçe, öğrencilerin ve mezunların İngilizce öğrenmelerini ve bu yoldan bilimle ve dış dünyayla daha kolay bütünleşmelerini sağlamaktı. Bir başka gerekçe de, üniversiteye girişte öğrenci tercihlerini İTÜ’ye yönlendirmek için özendirici olanaklar yaratmak ve böylece en iyi öğrencileri İTÜ’ye çekmekti… Öğrencilerin üniversite seçme kararlarında burs, yurt, kampusun niteliği, yabancı dil gibi olanakların etken olduğu biliniyor.

Bir başka etken, yabancı öğrenci kabulü ve Erasmus, Socrates gibi öğrenci değişim programlarıdır… Bu Avrupa Birliği programları üniversite öğrencilerinin ve akademisyenlerin kısa süreli olarak farklı ülke üniversitelerinde deneyim kazanmalarını teşvik etmek üzere kurulmuştur. Bu programla ülkemiz öğrenci ve öğretim elemanları yurtdışında kısa süreli öğrenim olanağı bulurken, yabancılar da değişim kapsamında bizim üniversitelerimize gelmektedir. Doğal ki bütün bu hareketlilik, “yabancı dil” gerektirmektedir; ancak tercihte dil tek etmen değildir; okulun düzeyi, niteliği daha önemlidir.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların başında, her kademede, “eğitim sorunları” geliyor. İlk ve ortaöğretimdeki eksiklikler yükseköğretime de yansımaktadır. Ayrıca yükseköğretimin de özellikle, uygulanan popülist politikalardan kaynaklanan ciddi sorunları var. Bugün ülke yeniden 1960’lı yıllarda yaşanan ve 1971’de Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan özel yüksekokullar serüvenine benzer bir süreçle bir kez daha karşı karşıyadır. Bu kez, özel vakıflar eliyle kurulan, birçoğu yükseköğretim sorunlarını göğüslemekten uzak, anormal şekilde çoğalan üniversiteler söz konusudur. Devlet okullarının sayısı da, eğitim kadroları, öğretim mekânları, araç-gereci ciddiyetle gözetilmeksizin, ‘istim arkadan gelsin’ anlayışıyla artmaktadır.

Gariptir… Düzeyi bu olan okullardan birçoğu öğretim dilinin İngilizce olacağı savıyla yola çıkmakta, ilk yılı, İngilizce hazırlık sınıflarıyla geçiştirerek, yükseköğretimi sürdüreceği kadrosunu adım adım oluşturmak için kullanmaktadır. Türkçe mesleki öğretim için bile yeterli kadro sağlamakta sıkıntı çekilirken, dersleri İngilizce (!) olarak verecek kadro arayışına girişilmektedir.

Burada önemli bir olguya daha değinelim: Okullar için bir derecelendirme, akreditasyon sistemi etkin şekilde kurulup işletilmediği gibi mezunların mesleğe katılmalarında da bir yetkinlik belirleme süreci söz konusu değildir. Dört yıllık bir eğitim sonunda edinilen diploma, sınırsız bir mesleki yetki belgesi olmaktadır. Uygar ülkelerde böyle bir sistem söz konusu değildir. Bir an önce üniversite ve yüksekokulların düzeyini belirlemek üzere bir akreditasyon süzgeci getirilmesi gerekiyor. Böylece hem okullar arası haksız rekabet önlenecek hem de öğrenci hakları korunmuş olacaktır.

Yine dönelim yabancı dille öğretime…

Öteden beri, iki değişik konuyu birbirine karıştırırız: Yabancı dil öğretimi mi, yoksa yabancı dille öğretim mi? Amaç hangisidir? Yabancı dil bir araç mıdır, yoksa amaç mı?…

Günümüzde üniversite öğrencilerinin en az bir yabancı dil bilmelerinin zorunluluğunu tartışmak gereksiz. Aslında, günümüzde her meslek sahibi, konuşacak, okuyup anlayacak kadar bir yabancı dil bilmelidir.

Öncelikle belirtelim ki dil öğrenmenin yolu, öğretimi yabancı dille yapmak yerine, yabancı dil öğretimine ağırlık vermekten geçer. Avrupa ülkeleri, ilk ve ortaöğretimi kendi dilleriyle sürdürürken, öğrencilerine bir, hatta birden çok yabancı dili öğretmenin yolunu buldular. Biz de bu konuya benzer yöntemlerle ağırlık vermeliyiz. Yabancı dil sorununun üniversite öncesinde çözülmüş olması gerekir. Yabancı dile üniversite giriş sınavlarında ağırlık verilmelidir. Dil öğretmek üniversitelerin işi değildir.

Üniversite derslerini yabancı dille okutmanın yarardan çok zarar getirmesi söz konusudur. Bugün pratikte sürüp giden pragmatik yaklaşımlardan farklı düşünenlerin sayısı az değildir. Bakın, Talat S. Halman bu konuda ne diyordu: “Türkiyemizde bilim dilimiz yetersiz olduğu için Fransızca yahut İngilizce eğitim vermek zorunda kalışımızı kabul edemiyorum, bir bakıma affedemiyorum.” Ve öneriyordu: “Dili bağdaştırıp birleştirmek, emperyalizmden ve yabancı boyunduruğundan kurtulmak, sonra, ulusal ve evrensel bir kültür ve bilim dili yapmak için ‘milli misak’ … ” (1).

Türkçenin bilim dili olarak eğitim verilemeyecek düzeyde olduğu şeklindeki kimi iddialara bilim insanları inanmıyorlar. Prof. Oktay Sinanoğlu, “yapısının matematik oluşu” bakımından Türkçeyi, bilim dili olmaya en elverişli dil olarak görüyor (2). Bilişim devriminin ünlü adlarından Prof. Nicholas Negraponte, Türkçenin fonetik özellikleri bakımından, bilgisayar sistemlerinin ideal dili olduğu kanısındadır (3,4). Türkçenin bilim dili olma yolunda sahip olduğu olanakları ve Türkçenin gücünü sayıp dökmüş pek çok bilim insanı vardır (5).

“Türkçe bilim dili değildir; uluslararası düzeyde bilim yapmak istiyorsak, bu ancak İngilizceyle olur” demek tutarlı değildir. Eğitimi, gerekçesi ne olursa olsun, Türkçe yerine egemen dil İngilizceye dönüştürürseniz, Türkçeden kaçışla, Türkçeyi yoksullaştırmış olursunuz.

Tarihe göz atalım:
1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane açıldığında, eğitim dili geçici olarak Fransızca idi; daha sonra, “Osmanlı lisanı üzerine tahsil elbette hayırlıdır” denmiş ve 1870’te Türkçe eğitime geçilmiş. Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, 31 yıl süren Fransızca tıp öğretimi sırasında basılan Türkçe tıp kitaplarının sayısı yarım düzineyi geçmediği halde, Türkçe öğretime geçildikten sonra, 1872-1883 yılları arasında 60 cilt Türkçe tıp kitabı yayımlandığını belirtiyor (6).

Atatürk döneminde, üniversitede öğretim Türkçe yaptırılmış, hatta konuk yabancı hocaların sözleşmelerine, belirli bir süre sonra Türkçe ders vermeleri koşulu konmuştur. Ord. Prof. Dr. Ernst E. Hirsch anılarında bu olguyu dile getirir. Hirsch’in belirttiğine göre iş sözleşmesinin ilgili maddesi şöyledir: “Profesör, üçüncü yıldan sonra derslerini Türkçe olarak vermek için elinden geleni yapmakla yükümlüdür” (7).

Hirsch’ in değindiği çok önemli bir görev daha vardır: “Özellikle önemli sorunlardan biri de tüm bilim dallarında o güne kadar kullanılagelmiş olan Arapça terimlerin yerine konması öngörülen Öz Türkçe terimleri tartışmak ve tespit etmek… Bu terim tespiti, bütün fakülteleri ilgilendirmekteydi. Ben, Türkçe hukuk bilim dilini öğrendikten sonra, 1941 yazında bu terminoloji komisyonunda çalıştım“(8).

İTÜ’deki öğrencilik yıllarımızda, Türkiye’ye yeni gelmiş yabancı öğretim üyelerinin dersleri bir doçent ya da asistan tarafından anında Türkçeye çevrilirdi; Prof. Horninger gibi yıllanmış hocalar ise derslerini kendi dillerinin vurgulamasıyla, ama çok düzgün tümcelerle Türkçe olarak verirlerdi.

1970’lerde Üniversitelerarası Kurul, Türkiye’de üniversite dilinin Türkçe olduğunu benimsemiş, hatta Orta Doğu ve Boğaziçi Üniversitelerinin Türkçe eğitime geçmeleri için iki yıllık bir süre vermişti. Yine o yıllarda YÖK Genel Kurulu da, devlet üniversitelerinde yabancı dille eğitim yapan bölümler açılmasına izin verilmemesini kararlaştırmıştı. Bunlar uygulanmayan kararlar oldu. Aynı dönemde Milli Eğitim Bakanlığı da “Anadolu Liseleri”nde fen derslerinin Türkçe okutulması yönünde bir karar almıştı. 33 demokratik kitle örgütü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın o girişimini desteklediğini aşağıdaki satırlarla bildiriyordu: “Bazı okullarda eğitim yabancı dille verilirse Türkiye’nin dünya ile daha kolay anlaşacağı, Türkçenin bilim dili olmadığı, İngilizce ile daha iyi bilim yapılacağı gibi görüşler yanlıştır. Bu görüşler, emperyalizmin sömürge ülkelere dayattığı anlayışın sonucudur. Her ülkede bilim, ancak o ülkenin diliyle yapılabilir. Yabancı dilde eğitim ve öğretim, eğitim bilimine aykırıdır. Bir insan dünyayı en sağlıklı biçimde ancak kendi diliyle algılayabilir ve anlatmak istediğini de en güzel kendi diliyle anlatabilir” (9). Bakanlığın aldığı karar da YÖK kararı gibi, uygulanmadı.

Bütün bu açıklamalardan sonra, yabancı dille öğretimin sakıncalarını şöyle özetleyebiliriz:

1.Türkçenin kenara itilmesiyle yabancı dillerin egemenliği artacak, Türkçe bilim dili olmaktan çıkarak yozlaşacak ve yoksullaşacaktır. Türkçe bugün, milyonlarca insanın konuştuğu, dünyada en çok konuşulan diller arasında sayılan güçlü, sağlam yapılı bir dildir (10). Bize düşen, Türkçenin korunmasına ve zenginleştirilmesine özen göstermektir.
2.Ulusal kültür, ulusal dille yakın ilişki içindedir. Dil zayıflarsa kültür ölür.
3.Üniversitelerde yabancı dille öğretimi sürdürecek düzeyde yetişmiş, yabancı dil bilen, yeterli sayıda öğretim üyesi yoktur.
4.Üniversite çağına gelmiş öğrencilerin yaşı, yabancı dil öğrenmek için uygun değildir. Lise çağı bile bu iş için geçtir. O nedenle öğrenme çok yavaş olacak, bir ya da iki yıllık dil hazırlık süreci, ilerideki meslek derslerinin doğru bir şekilde izlenmesine olanak vermekte yetersiz kalacaktır. Bunun örnekleri bugün yabancı dilde öğretim veren ortaöğretim okullarında açıkça görülmektedir:
Bilim ve meslek derslerini izleyebilecek düzeyde yabancı dil bilmeyen öğrenci, dersi anlamakta ve soru sormakta zorlanacak, utanacak, tartışamayacak ve sonuçta en önemlisi, öğrenemeyecektir. Böylece, kendi dilini, bir yabancı dili ve mesleğini ancak yarım yamalak bilen bir kuşakla başbaşa kalacağız.
5.Dil yetersizliği, sonuçta işi, örnekleri sıkça görüldüğü gibi, derslerin çoğunun yine Türkçe anlatılmasına götürecektir. Bugün birçok durumda, yabancı öğrencilere yönelik olarak, “aranızda Türkçe bilmeyen var mı?” sorusuna gelen yanıta göre dersler Türkçe olarak sürdürülmektedir.
6.Unat’ın belirttiği gibi, “Türk öğrencilerine, Türk öğretim üyelerinin Türkçe yerine yabancı dille ders vermesi, yalnızca öğretimi zorlaştırıcı değil, gülünçtür de.” Rona Aybay’ın deyişiyle de bu iş, “Türk’ün Türk’e yaptığı işkencedir”.

Türkiye’nin sorunlarını birbirimizle İngilizce ya da Fransızca mı tartışacağız? Öte yandan, düşünme eylemi en iyi şekilde anadille oluşur. Bir bilim ve kültür adamı öncelikle kendi anadilini çok iyi bilmeli, çok iyi kullanmalıdır. Toplumsal yapının bağlayıcısı anadildir.

Dışarıdan, Fransa’dan bir örnek verecek olursak, Fransız Dilinin Kullanılmasına ilişkin Yasa, “Anayasa uyarınca Cumhuriyet’in dili olan Fransız dili, Fransa’nın kişiliğinin ve ortak değerlerinin temel bir öğesidir”. “Eğitimin, çalışma yaşamının, karşılıklı ilişkilerin ve kamu hizmetlerinin dilidir” diye başlar. Yasanın 11. maddesi eğitimin, sınavların, yarışmaların, kamu kurumları ile özel kuruluşlarda tez ve bildirilerin dilinin Fransızca olduğunu vurgular. Kısacası, eğitim dilinin Fransızca olduğu, yasanın daha birinci maddesinden başlayarak vurgulanmıştır. Yasa, eğitimin yanısıra reklamlarda, radyo ve televizyon yayınlarında Fransızcayı zorunlu kılıyor, yabancı sözcükler kullanılmasını yasaklıyor. Buna karşılık İngilizlerin de, Fransızların girişimlerine tepki olarak kendi dillerindeki Fransızca sözcükleri ayıklama girişimleri var.

İletişim çağının yaygınlaştırdığı olanaklar ve küreselleşmeyle, bütün diller ve kültürler aynı hastalıklarla karşı karşıya. En yaygın tehlike, Amerikanlaşma ve İngilizce yoluyla tek bir kalıp içinde konuşacak, düşünecek, yaratacak, kültürel çeşitliliği yitirilmiş bir dünyaya doğru gidiş… Bu gidişe karşı, ülkeler boyutunda sürdürülen değişik çabalar var: örneğin, kimi ülkelerde dükkân vb. yerlere yabancı adlar verilmesi yasaklandı. Yasaklamalarla nereye varılır bilemiyorum, ama biz bütün bu çabaların uzağında, öğretim dilimizi bile Türkçeden kaçırıp İngilizceye emanet etme yolundayız.

Üniversiter öğretimde yabancı dil için önerimiz şu olabilir: Bütün üniversitelerin İngilizce öğretime odaklanmaları söz konusu olamaz. Bu mümkün olmadığı gibi yukarıda belirtilen sakıncalar dikkate alındığında, gerekli ve yararlı da değildir. Yeterli donanıma sahip olduğunu kanıtlayan üniversitelerin, İngilizce öğretim veren bölümleri olabilir. Ve o bölümlere, SAT ve Toefl benzeri düzey belirleme sınavlarıyla yerli ve yabancı öğrenci alınabilir. Tekrar edelim: Dil öğretmek üniversitede filoloji dışındaki dalların işi değildir.

1.Talat S. Halman, Türkçe için “Milli Misak”; Türk Dili Dergisi, Sayı 541, Ocak 1997.
2.Mümtaz Soysal, Dilde Sömürgeleşme, Hürriyet, 30.12.1994.
3.Emre Aköz, Milliyet, 4.10.1996.
4.Bizim Gazete, 17.12.1996.
5.Ayrıntılar için bkz. Rıza Haluk Kul, Kültür Dergisi, Sayı 98, Mart-Nisan 1993.
6.Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, Türkiye’de Yabancı Dille Yüksek Öğretim Sorunu, Türk Dili Dergisi Sayı 541, Ocak 1997.
7.Ernst E. Hirsch, Anılarım (Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi), Tübitak, 1997, s. 215.
8.A.g.y. s.236
9.Cumhuriyet, 9.3.1997.
10.Bence bir dili, Çin ve Hindistan örneklerinde olduğu gibi, çok sayıda insanın kullanmakta olması pek de önemli değil. Önemli olan bilim, teknoloji, kültür, ekonomi bakımından gereksinimleri karşılamak üzere öğrenilmek isteği uyandırması.

*Yazının hazırlanmasında, 1.”Her Şeyin Mimarı Var” adlı kitabımdaki “Yabancı Dil Öğretimi mi ? Yabancı Dille Öğretim mi ?” 2. 1 Ocak 2000 tarihli Türk Dili dergisinde yayımlanmış, “Dilin Zenginleşmesinde Üniversitelerin Yeri”. 3. “Her Üniversite Eğitim Dilini Kendisi belirleyecek(miş)” (Yapı dergisi S.332, Temmuz 2009) başlıklı yazılarımdan yararlanılmıştır.