01.04.2015 |

Kadıköy’de vapur iskelesinin uzantısında bulunan açık alana bir cami yapılması gündeme düştü. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın istemi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı oraya bir cami ile birlikte bir külliye yapmayı planlıyormuş. Konuyu bazı saptamalar yaparak inceleyelim.

Daha önce de Göztepe Parkı’na bir cami yapılması konusu uzun tartışmalara neden olmuş, sonunda o girişimden vazgeçilmişti. Çevrede ihtiyaca fazlasıyla yetecek sayıda cami vardı; yeterli yeşil alan yoktu. Şu anda İstanbul’un yeşile her şeyden daha çok gereksinimi var. Yeşil yağmasıyla İstanbul yeşil fakiri oldu. Bugün İstanbul’da kişi başına düşen aktif yeşil alan yalnızca 2 metrekare… Dünya standartlarına göre bu oran 10 metrekaredir. Londra Belediyesi’nin 21 önemli dünya şehrini inceleyen bir raporu var. O şehirler arasında yeşil alan bakımından İstanbul en kötü 2. sırada. Park ve bahçelerin kentsel alana oranı İstanbul’da yüzde 1,5; bu oran Paris’te yüzde 9,4, New York’ta 14, Berlin’de 14,4.

Öte yandan, bilindiği gibi, din istismarı günümüzde dolu dizgin gidiyor; üstelik seçimlerin yaklaştığı şu dönemde. Kadıköy’deki cami fikrinin de buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Girişim hiçbir bilimsel esasa, temele dayanmıyor. Bir yere cami yapılması düşünüldüğünde o yerin ve işlevin kentsel plana uygunluğu, ihtiyacın gerçekliği, yatırımı kimin nasıl yapacağı öncelikle bilimsel yollardan irdelenir. Koşullar uygunsa, işin önemine göre mimari projenin nasıl, hangi yöntemle sağlanacağı konusu gündeme gelir. Şu anda bunlardan hiçbirinin yapılmamış olduğu biliniyor. Bunlar yapılmadan, “ben o yeşil alana cami yaptıracağım!” türünden kararlar dayatmacılıktan öteye geçmez.

Daha önce, Ataşehir ve Çamlıca Camileri için de yanlış yöntemler seçildi. Yanlış şehircilik ve mimarlık kararlarıyla yapılan işler ortada. Ataşehir Camisi’nin garip durumu, tutarsız mimarisi gözler önünde… Çamlıca’da da yapım, benzer şehircilik ve mimarlık hatalarıyla sürdürülüyor. Görkemli Osmanlı camilerinin kopyalarıyla yetinmek 21. yüzyıl Türkiye mimarlığı ve mimarları adına bir utanç kaynağıdır. Mimarlık bir sanat dalı olarak yeni ve özgün olanı yaratmak zorundadır; taklide ve kopyacılığa dayalı sanat olmaz. Geçmişi kopyalamak, Türkiye mimarlığına prestij kaybettirir.

Seçimler öncesinde belki de Kadıköylülerin oluşabilecek haklı itirazlarının, dindar kesimlere, “Bakın bu ülkede cami yapılmasını istemeyenler var” şeklinde yansıtılacağını ve laikliğe yeni bir haksız saldırı için kullanılacağını düşünmek kuruntu sayılmamalı.

Son zamanlarda, anlamı çarpıtılarak laikliğe saldırıldığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri arasında bulunan “laiklik” ile gurur duymaları gereken partiler bile sinmiş durumda. Bu ortamda toplumsal yaşam ve özellikle de eğitim giderek laiklikten uzaklaşıyor. Bir kez daha özetleyelim: Laiklik dinsizlik değildir; din düşmanlığı hiç değildir. Yalnızca, devlet yönetimi ile dünya işlerini dinden ayrı tutma anlayışıdır. Demokrasinin vazgeçilmezi, sosyal barışın ön koşulu, bütün inançlara saygının güvencesidir. Özgürlüğün, demokratik yaşamın, toplumsal barışın olmazsa olmazıdır. En kısa anlatımıyla laiklik inanç özgürlüğüdür.

Kuruluş felsefesine ve Anayasamızın değişmez maddeleri arasındaki 2’nci maddeye göre “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Cumhurbaşkanı yemini de milletvekili yemini de buna vurgu yapar. Anayasanın, yeminlerin hiç mi geçerliliği yok acaba? Bir kez daha vurgulayalım: Türkiye, Cumhuriyet aydınlanması ve laiklik sayesinde İslam ülkeleri arasında gelişmişlikte en ileri konuma gelebilmiştir. Ortadoğu’daki kanlı olaylar, din adına yapılan kıyımlar, laikliğin değerini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Özetlersek, Kadıköy’e cami girişimi yeni bir istismar provası gibi görünüyor. Evrensel kuralı tekrarlayalım: Dinin politik amaçlarla kullanılması, siyasetin din ve mezhep ilişkilerine göre yönlendirilmesi çağdışı bir tutumdur. Bu tür istismarlardan vazgeçilmeli.