24.04.2015 |

Tarihsel-kültürel birikimleri ve özgün kimlikleriyle bize miras kalan şehirlerimizi ne yazık ki koruyamadık. 1950’den bu yana yoğun bir şekilde süren iç göç, başıboş yerleşmeleri ve yapılaşmaları getirdi. Sanayileşme çağında iç göç normaldi; denetimsiz olunca gecekonduyu getirdi. Kötü etkilerine karşı alınabilecek önlem “planlama” olabilirdi. Planlamanın ülke, bölge ve şehirler çapında yapılmasıyla, göçün bilimsel, akılcı önlemlerle düzenlenmesi gerekirdi. Bu yapılmadı.

Nüfus patlaması özellikle büyük şehirlerimizi çözümü güç sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Şehirlerimiz, gecekondu ve kaçak yapılaşma furyasıyla gelişigüzel büyüdü.

Siyasetçiler, planlama yolunda gerekli adımları atmadıkları gibi, oy deposu olarak gördükleri gecekonduları yüreklendirmekten geri kalmadılar. Bu, kentsel dönüşümün birinci evresiydi.
Başlangıcı masum olarak görülebilecek gecekonduların 1980’den sonra, yine siyasal ödünlerle dört, beş katlı apartmanlara dönüşme süreci başladı. Bu da, dönüşümün ikinci evresi oldu.

Gelişmeler karşısında toplumumuz “çarpık kentleşme”den yakınmakla yetindi. Yüzde 70-75’i kaçak yapılardan oluşan ve doğal, tarihsel, kültürel değerlerini ve özgün kimliklerini büyük ölçüde yitiren şehirlerimiz bugün daha hızlı bir dönüşüm içinde. Bu kez yaşanan, yakın tarihimizdeki kentsel dönüşümlerin üçüncü evresidir.

Dönüşüm, bir yandan eskinin biriktirdiği çarpık ve riskli yapıları ortadan kaldırma amaçlı olarak ele alınırken, bir yandan da toplumu gözetmeyen neo-liberal anlayışla kent toprağının değerini vahşi ranta dönüştürme yolunda ilerliyor.

Gelişmelere hâkim olması gereken plan düzeni ve disiplini yine yok. Biliyoruz ki plan, geleceği ve hedefleri belirlemek için hazırlanan en önemli stratejik belgedir; vizyon ve bilimsel yöntemle hazırlanır. Ne var ki, bölge planı, şehir planı yine göz ardı edilmekte…

Kentlerde, şehircilik ilkelerine uygun bütüncül planlama yerine plan değişiklikleri ve noktasal kararlar, ayrıcalıklı imar durumları ve kayırmacı emsal uyarlamalarıyla çoğu kez yoğun ve yüksek yapılaşma söz konusu. AVM’leşme ve gökdelenleşme furyası bunun sonucudur
.
Günümüzde Sanayi Çağının yerini Hizmetler ve Bilişim Çağı aldı. Durum değişebilirdi; olmadı. Kentleşme hala yoğun biçimde sürüyor.

Kentleşmeyi hiç değilse yavaşlatacak adımlar atılmazken, büyük şehirlerde nüfusu daha da artıracak türden yatırımlara yöneliniyor. Bu konuda en çarpıcı örnek İstanbul’dur. Bir “azman şehir” haline gelen İstanbul’un 2014 nüfusu 15 milyona çok yaklaştı ve 130 ülkenin nüfusunu geçti. Daha ne kadar, nereye kadar artacak? Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini toplayan İstanbul dev gibi sorunlarla, yaşanabilir bir şehir olmaktan gitgide uzaklaşıyor. Bu büyüme sürdürülebilir değildir.

2009 yılında onaylanan, sonra bir kenara itilen 1:100.000’lik Çevre Düzeni Planı İstanbul’un 2023 nüfusunu 16 milyon olarak öngörmüştü. O rakama şimdiden yaklaşıldığı halde o planda olmayan büyük nüfuslu yeni yerleşmeler tasarlanıyor. Bir yandan da şehrin, ormanları ve su havzalarını yok edecek şekilde kuzeye yayılması kamu yatırımlarıyla teşvik ediliyor.

Özetlersek;

Vizyon ve hedeflere yönelik bölgesel ve kentsel strateji ve planlama yok gibi; olan planlar da uygulanmıyor. Kamuda, planlama yetkilerinde tam bir karmaşa var.
Kentsel Tasarım anlayışı sıfır…
Doğal ve tarihsel çevrelerin ve mimari değerlerin korunması zayıf.
Kentsel dönüşüm, Rantsal dönüşüme dönüşmüş durumda,
Kentler gelişigüzel dönüşüyor. Örneğin, azman kent haline getirilen İstanbul, plana göre değil, merkezi yönetim dayatmalı mega yatırımlarla yanlış ve anormal şekilde büyüyor. Ve yaşanmaz hale geliyor.

Bütün bunlar şehirciliğin çözüm bekleyen öncelikli sorunları… Ülkedeki demokrasi krizi kentsel planlamaya ve mimarlığa da yansıyor. Mimarlık alanında da ciddi sorunlar var; onlara da başka bir yazıda değiniriz.